Ölümün içinden geçiyorsak harflerin yağmurlar altında bir tevili olabilir. Boş gururlarımızın altında yatan gerçek şeyi düşündüm, düşen damlalar kadar bir tüneli vardı kalbimizde. Gölgeler ve suretler böyle havalarda çıkmıyor, istersen sana bunu gösterebilirim ama şimdi bir manası olmayacağını anladım ve bildim. Beni tam anlamıyla bilmiyorsun, ya da zihnin ve kalbinden geçenleri gözlerin yalanlıyor olabilir, tebessümlerin de. İyi olmak, iyi görünmek hatta kalabalıklar içinde sen öyle olmasan da seni iyi bilmek istiyorlar. Kötü bir şey yok. Kötü ve çirkin ya da ahmakça şeyler üzerine düşler kurabilirim, bu beni ilgilendiren bir şey. Cahil olmanın bedeli paha biçilemez. Akıllı mı gözükmeliydim? Hakikatli? Bu benim mühürleyeceğim bir mısra değil. Benden bir şey istiyorsun ama ne istediğini bilmiyorsun, sadece haz duyduğun için varsın. Hazların senin kalbinin önünde ata biniyor. Düşlerin kırılmış. Senden bir şey istemiştim, gizlice, buna inandığım için böyleydi. Yazarken daha sarsıcı olduğumu düşünüyorsan yanılıyorsun, susmak da büyülüdür. Konuşmuyorsam, sen daha güzel tebessüm ettiğin içindir. Ne olduğuma ya da duaların kuvvetini böyle anlarda ortaya çıktığını anladığımda damlaları izlemeyi yeğledim, sürekli. Onları izlemeyi seviyor musun bilmiyorum ama sabit bir şey, bunu evvelde de biliyordun, aklına düşmedi. Özgürlüklerimi de düşündüm, özgür değildim. Seni bilmiyorum, belki sen de kendi kafesini taşıyorsundur. Ortak noktamız bu değil. Ölüyorsan benimlesin, ölüyorsam seninleyim. Hangimizin önce öleceğini düşündün mü? Bir an. Fark etmiyor, öldüğünde bile bekler insan, eşitlenir. Mukaddes düzenin sırlarında bizim söylediklerimiz bir hiçtir.

Özgür olmadığımızı söylemiştim, istersen yer değiştirebiliriz ama buna razı geleceğini pek sanmıyorum. Hoyratça bir rüzgârla savrulabiliriz, çok iyi esen yerler biliyorum. Orada durabilir, ayaklarımızı sallayabiliriz. Sonra kainata bakarız. İyi olma çabası değil bu yazdıklarım, düşüncelerini harflerle bulandırmak istemiyorum, ben genelde duruşumu düzeltirim. Belki de senin istediğin daha farklı bir şeydir. İnsan insanı görür ve masum aynı zamanda mazur olur. Ama birlikte gideceğimiz yol değil bu. Yollar çetin.

Hudutlar geçilemiyor, çünkü buna müsaade etmiyorlar. Basit, oldukça sıradan bir yaşantı sürüyoruz, ama zulüm güvenli dünyalarımızı parçalayabiliyor. Senin için üzülmemi ister misin? Sonra bana minnet duymak zorunda kalırsın. Senin beşeri değil, ilahi merhamete ihtiyacın var. Bu seni rahatlatır, emin ol. Aramızdaki yoksunlukları kapatmaya çalıştık. Beni zalim buldun, buna rağmen hislerini aynı tuttun. Buna ihtiyacın vardı, çünkü zavallı durumunu kabullenemiyordun. Sen kendine bir hataydın, başkasınaysa bir doğru. İmanının seni kurtarabileceğini akledip de insanları gizlice hor gördüğün vakitlerde ölümü düşündüm. Ölmemem için hiçbir sebep yoktu, ümitsiz değildim, ama bir dayanak olmalıydı. En azından bir diğerine bir faydam dokunabilirdi. Neler olup bittiğini görmeyi reddettim, eşyayı ve insanları. Kendimi bir şeye adamalı ve onun cefasını çekmeliydim, sefa ne da olsa O’ndan gelirdi. Bunu ne kadar becerebiliyorum, bilmiyorum. Belki hepsi bir hatadır. Istırap izah isteyen bir şey değil, korku ve yalnızlık da. Aslında bana kalırsa bütün bunların hepsi bir netliğe kavuşmalı. Bunun cevabı ilahi bir varlığa inanıp inanmamada yatıyor.

İstediğin gibi bakabilirsin, bunu kaldırabilirim.

Hatırlar mısınız bilmiyorum. Uzun zaman önce olan bir şeydi. O geceyi hiç unutmuyorum. Sizin hepiniz toplanmış, beni de çağırmıştınız. Sonra sırayla konuşmaya başladınız. Karşınızda oturuyordum. Zavallıydım, değil mi? ya da ne demeliyim? Sefil? Hepiniz anlaşmış, ısmarlama cümleler kuruyordunuz. Hiçbirinizin kendine ait cümleleri bile yoktu, biriniz hariç. Biriyse sizi şekillendirendi. Sizleri yönetiyordu. Beni dinlemeye başladığınızdaysa ki oralı bile olmuyordunuz, kendinize gelebilecek en ufak bir taşı bile o bedenleriniz karşılayamıyordu. Konuşmalarımın kesikliği iletişimsizlikten değil, içinizdeki kibirden ve hasedden doğuyordu, o zamanlar bunu anlayamamıştım, ama biliyorum şimdi. Sonra ayağa kalktım, hiçbir şey tamamlanmamıştı, orada sizin yanınızda bulunmamın da bir anlamı yoktu. O gece ben yalnızdım, sizse kalabalık. Yanınızdan ayrılıp yürümeye başladım, arkama dönüp bakmadım bile. Benim için bir kezdi. Bir kez gidişti. Uzaktan seslendiniz, dönmedim. Sizler bina yapmak yerine yıkan insanlardınız çünkü. Sizlerden korkmuyordum, sadece insan biraz kendini dinlemek istiyor. Böylesi bir yıkımın yasını tutamam. Bir vakit geçti, sizlerin hiçbirini aklıma getirmedim, düşünmedim. Bana inanın, masumiyetimin kadar zalimliğimi hiç bilmediniz. Zalimliğimi bildiğiniz için bir vakitte elimi tutmaya çalıştınız. Çünkü sizin hepiniz beni hayatınıza sabitlemiştiniz. Aynı şekilde ben de sizleri. Ama sabitin geldiği bu aşama bir akışa meyillendi. Size şunu söyleyebilirim, eğer sizi unutmak istersem bunda başarılı olurum ve ben yapmasam da karşınızda ben olmasam da genelde sizi yıpratabilirim. İnsan eksiktir. İnsana ve coğrafyaya dair aidiyet duygum çok azdır. Benim için az olansa sabitliliğinden ve güçlülüğünden dolayı önemlidir. İkinci görüşmemizde önce bir sessizlik vardı, bu sefer okun yönü değişmişti. Bana sarılmıştınız, sessizlik vardı. Bilmenizi, bilmemi istemiştim. Mutlak bir doğru değildim. Biri demiştim, biri anladı ve bildi. Aynı şeyleri paylaştığımızı hissetmiştik. Güneşlerin parıltısı gizlidir. Neler diyeceğimi düşünmüştüm, sonra bir şeyler bana seslendi. Tebessümlerinizin altında yatan ve beni bir şekilde size bağlayan gerçekliğin, nesneler ile işbirliği yapması onulmaz sıkıntıların buharlarını oluşturuyordu. Ama siz tüm bu olanları anlamaktan ya yoksundunuz ya da kayıtsız kalıyordunuz. Biliyordum, aynı şeyleri siz de yaşıyordunuz. Belki de önemsizdi. Sanmıyorum böyle olsun, çünkü sizi iyi biliyorum. Gedikler bir anda kapanmaz. İnsan insanı tamamıyla bilemese de bilir. Ben yanılıyorumdur, istediğiniz buysa benden daha çok yanılıyorsunuz diyebilirim. Çünkü kendimi biliyorum, insan kendini bilince eşyayı ve tabiatı da bilir.

İlk buluşmamızdaki konuşmamızda hakaretler etmiştiniz, sizlere göre ukalaydım, çok biliyordum. Size değer verdiğimden olabilir ya da beni cüzi olarak bildiğinizden olabilir. Değer vermediğimdeyse neler olduğunu az çok biliyorsunuz. Ama size şunu söyleyeyim, benim genelde dostum ya yoktur ya da çok azdır. Bundan dolayı kendimde bir eksiklik hissetmedim bu zamana kadar. Sürekli bir değişim ve akım var çünkü. Dayanaklarınız çürüktü. Tenkiti aşıp içinizdeki nefreti üzerime kusuyordunuz, ben sizin hiçbirine bunu yapmamıştım. Nefeslenmenizi istedim. Benim nefeslerimi ensemde hissettiğiniz vakit kaçacak delik aradınız. Size sizle ağrı veriyordum, ama bunlara gerek yok, gerçekten. O ikinci buluşmamızla bir şeyi sabitlemiştim kalbimde ve zihnimde, yıllar sürecek bir şeydi, sabırlıydım ve bu doğruya inanmıştım. Akışın içine bıraktım, önce dalgalar vardı. Zahiren yanınızda bulunmuyordum artık, Batıni olarak vardım. Size hiçbir şey dememiştim, yıllar sizi tıpkı o akşamki gibi kalabalık yapmıştı. Kalabalık olmak zorundaydınız, buna ihtiyacınız vardı. Çünkü tek başınalığınız kalabalıklar içinde ürkütücü. Dönüp dolaşıp size göre yalnız kalan bana geliyordunuz. İşte bu noktada önce yandınız, sonraysa küle döndünüz her biriniz. İnandığım bir şeyin peşinden gitmiş, yıllar geçmiş, sessizlikler içlerimizde çoğalmıştı. Ama istediğim şeyi elde etmiştim. Ama sizler bunu yine ukalalık olarak adlandırdınız ya da ceviz kabuğuna çekilme. Bunun artık çok da önemli olduğunu sanmıyorum, çünkü sizin hiçbirinize ait bir fikrim yok. Kalabalıklarla şâd olmayız biz.

Babasını küçük yaştayken kaybetmişti. Biz aynı okulda okulduk, aynı lisede. Aynı mahallede büyüdük. Sonra iyi bir üniversitede Ekonometri okudu. Onun yanındayken babasından hiç konuşmazdık. Ne olduysa babasından açıldı bir konu, masanın etrafında toplanmıştık hepimiz. Tabi, her şeyi başını öne düşürmüş bir şekilde anlatmaya başladı.

Sarhoş bir adam babamın dükkanın önüne geliyor. Tuzla’dan emekli olunca öyle küçük bir dükkan işleteyim demiş. Bu sarhoş taşkınlık çıkarmaya başlıyor. Babam sakin, efendi, kimseye karışmayan, mazbut bir adamdı, ben tam hatırlayamıyorum ama hep öyle diyorlar. Babam adamla konuşuyor, ona gitmesini söylüyor ama adamda inat bu, gitmiyor. Bu adam bizim köylümüzmüş, ben bu adamı yıllar sonra gördüm. Görmeseydim ve de bizim köylümüz de olmasıydı. Hakikaten bunu isterdim. Zaten önceden de bizim dükkanın önünde küçük çocukların üstüne araba sürmüş. Sizin anlayacağınız, biraz huzursuz bir tip. Babamın o zaman acayip ağrına gitmiş bu. E yine dikilince dükkanın önünde, bağırıp çağırmış. Babamın da bir şey yaptığı yok. Babam da, emaneti çıkarıyor. Sonra bu adamı kolundan çekerek uzaklara götürüyor. Nevri dönmüş. Adamı uyarıyor, kaç kez laf söylüyor ama nafile. Adamın bacaklarına iki-üç el ateş ediyor. Yaralıyor. Adam hayatta, şimdi topal. Babamı Buca Cezaevi’ne alıyorlar. Burada büyük bir keder. Kanser oluyor. Kısa bir süre sonra çıkıyor, sonra da çok geçmiyor, babam kanserden ölüyor.

Yine öyle bir akşam, bu toplantıya müteakip bir rastlama idi. 5 yıl önce tek evladını kaybeden kadınla adamı gördüm, beni çağırdılar. Bir sessizlik ve soğukluk vardı, hissetmiştim. Kadının yüzünde öyle bir keder vardı ki boğazı düğümlenmiş gibiydi.

Annemi kaybettim. Bize uğramıştın, sen gittikten sonra o haber geldi. Birden ağırlaşmış, hastaneye kaldırmışlar. Kalp krizi geçirmiş. Biz apar topar memlekete gittik. Hastaneye vardığımızda annem çoktan vefat etmişti. Yetişemedik. O günler hava açıktı, ama annemi toprağa verirken hava serinledi, yağmurlar yağdı. Annemi hatırlıyor olman lazım, geçen senelerde bize uğradığında kapıda duruyordu. Bak, bu fotoğrafı. Senin için “Volkan’a nasıl da benziyor, ben de Volkan geliyor sandım” demişti. Volkan’dan sonra annemi kaybettim işte. Babamı da küçükken kaybetmiştim. Volkan çok ağırdı, evlat acısını biliyorum ben. Kaç ay kendimize gelemedik amcanla. Allah kimseye bunu yaşatmasın. Görüyorsun, ben bir de amcan bu evde tek başınayız. Kimseler yok. Volkan yok. 5 yıl oldu, 5 yıl. Gözlerim doluyor. Bu çok katlanılmaz bir şey, ama Allah sabır veriyor. 5 yıldır her Perşembe mezarına gidiyoruz, Yasin okuyoruz, dua ediyoruz, işte.

Kadının gözünün çevresindeki yaşlar ve sabrı iç içeydi. Bulunduğumuz yer kadının şahitliğini üstleniyordu. Sabrın her harfi kalbindeydi. Metanet.

Sabır nedir artık öğrendim, biliyorum.

Böyle insanlarda hakikat.

Bu zamana kadar belirli bir coğrafyaya yahut bir şehre dair aidiyet duygum hiç olmadı. Annem Kürt asıllı, Babamsa Kafkas Türkü, Süt annemse Kürt. Urallar’dan Hazar havzasına oradan da Gürcistan coğrafyasına, doğuya. Doğuda harman bir kültür, nesiller. Babamın memlekette İranlı ahbapları bile vardır. Ömrümün son 8-9 yılını muhtelif şehirlerde bir şekilde mecburi kalarak ve yaşayarak geçirmiş bulunuyorum. İşbu kısımda çeşitli tecrübeler ve insanlar tanıdım diyebilirim. Tanımaya da devam ediyorum bir yandan. Beni ilgilendiren, şehirlerin kendi insanları ve onların harfleri. Harfler üzerine düşünüyorum son zamanlarda, onların tılsımları ve göstergeleri üzerine. Harfler, insanı şekillendiren, onlar sussa bile konuşmaya devam eden küçük birimler. Bu birimler bir inşa bırakıyor insan üzerinde. İnsanın hayatı mükemmel değildir, bir vakit yanıp tutuşur. Belki artık budur insan, fazlasına gerek yoktur. Fazla olduğu sürece kendine zulmedebilir de. Kimi, neyle, nasıl paylaştığımız, hangi bir iletişim içerisinde yer aldığımız mühim. Coğrafyaların insanları değişik fıtratta, bu seyr-i süluk bir yandan da. Seyrin benim nazarımda bir kalbi var, son olarak ziyaret ettiğim Eskişehir içinde de bir kalp vardı.

Eskişehir için Bekir ile sözleşmiştik. Aslında evveldi bu, ama başka bir durum zuhur edince bunu ertelemek zorunda kalmıştık. Eskişehir için önce İzmir’e gelmiştim, ailemin yanına. Burada bir süre kaldıktan sonra İzmir Mavi Treniyle Eskişehir’e doğru yolculuğa başladım. Bu gece Jean Anouilh’nin Antigone’unu Fransızcadan okuyacaktım. Kitabın 80. Sayfasına geldiğimde vagondaki insanları izlemeye başladım, âlem uyuyordu, zihnim hafiften karıncalaşmaya başlamıştı. Bir süre konuşamadım, konuşamadığımı söylemiş miydim? Fransızca insanı –kendim bir kenara- bugün bir Fransız’ı bile yoran dil. Kitabı bitirdim sonrasında ve zifiri karanlığa doğru baktım. Aramızda hiçbir fark yoktu. Oraya dalarken uyuyup kalmışım, sabah 05.30 civarı Bekir’in beni aramasıyla uyandım. Eskişehir yeni yeni uyanıyordu. Tren durdu, indim ve peronda önce biraz sağa sonra sola doğru yürüdüm. Bekir’in garda beni beklediği yere doğru gidiyordum, bu sırada en son Bekir’le 1,5 yıl önce görüştüğümüz düştü zihnime. Hava griydi ve serindi. O beni aradı, konuşuyorken siyah camların ardından bir adam çıktı. Belki de o sırada beni izliyordu, emin değilim. Ali, dedi, sonra tebessüm etti. Sesi pusluydu. Bir şey diyemedim, dedim mi bilmiyorum, beraberce sarıldık. Sarıldıktan sonra yüzüne bakıp tekrar sarıldım. Böyle anlar önemlidir; söz değil, kalp konuşur. Kirli sakalları vardı, hiç değişmemişti. Kahverengi bir palto, gri kombinasyonlu bir gömlek ve pantolon. Doğu Ekspresi ya da Erzurum Ekspresi’nden her indiğimde beni karşılamaya gelen insanlara her zaman mahcup olmuşumdur, soğuk havalarda zahmet bir başka. Renault’yu işaret etti, bindik. Gözleri kızarmıştı, çünkü sabaha kadar uyumamış. Benim uykum yoktu, çünkü trende uyumuştum ama uyusak hiç fena olmayacaktı. En azından günü kurtarabilirdik.

Eve geldiğimizde Bekir, yatacak yer gösterdi. Bekir’in bir anda nasıl uyuduğunu o an görmüştüm, derinden nefes alıyordu, sonra ben de yastığa gömüldüğüm için gerisini hatırlamıyorum. Sonra kalktık, bana yüksek şeylerden bahset dedim. Anladı, ibn arabi’den bir bölüm okudu. Üzerine konuştu, konuştuk. Dışarı çıktık, kahvaltı mekanı bulduk. Eskişehir, Bekir’in ikinci memleketiydi, kendi deyimiyle. O gün bunun tasdiğini yapmış bulundum. Kahvaltı edip bir yandan da konuşurken Sâki’nin söylediği sözler bir bir önüme düşüyordu:

Aman Ali, Bekir’le bir şey yiyorsan lütfen konuşma. Çünkü bil ki sen konuştuğun sırada o ne var ne yok bitirecek.

Hakkı var Sâki’nin. Ben bir ara önümüzdeki tabağa bakınca “napmışsın sen yeaa” diye bir iç ses geçirdim, Bekir bunu fark etmedi. Canı sağ olsun Bekir’in, afiyet olsun. Hamdolsun, ikimiz o masadan aç kalkmadık, öyle diyeyim. Allah hakkı için, aç bırakmazdı Bekir, yedirir içirirdi zaten. Bunu biliyoruz, siz bilmiyorsunuzdur belki, ondan söyleyeyim dedim.

Şehir içinde yürümeye başladık. Bekir bir yandan şehrin önemli yerlerini anlatıyor, hem de üniversitede okuduğu dönemlerde bildiği, hatırladığı mekanlar hakkında konuşuyordu. Eskişehir’i çok sevdim, daha önce bir kez gelmiştim ama bu sefer gerçekten kayda değer bir gezi oldu. Benim için önemli olan Eskişehir dışında Bekir’di aynı zamanda. Bir ismin etrafında pervane misali dönünce hakikat aşka dönüşür. Birçok yere gittik, Bekir birçok tarihi yer için -o taktığı güneş gözlüğüyle- güzel rehberlik ediyordu. Eskişehir bir yandan bana Erzurum’u ve Atatürk Üniversitesi’nin kültürünü hatırlatıyordu. Zira, Eskişehir’de olduğu gibi Erzurum’da da iki üniversite (Atatürk Üniversitesi, Erzurum Teknik Üniversitesi) ve yaklaşık 55-60 bin öğrenci vardı. Soğuk, tarihi ve kültürü görülmeyi değerdi. Erzurum’a ya da İzmir’e gelsin Sâki’yle, kahvaltı hazırlayacağım inşallah onlara. Yeter ki gelsin.

Muhabbet muhabbeti açarken kitapçıları gezmeye başladık. Semerkand’ı ziyaret ettik sonra başka büyük bir kitapçıyı. Bunun evvelinde bir sahafçı görmüş ama adamın olayı bitmediği için içeri girmedik. Vitrinden baktık. Zaten kapı da kilitliydi. Sahafçı dediğin tavanlara kadar kitaplar, her yerde yazmalar, eski belgeler, ıvır zıvır zerzavat, bir yoğunluk, karmaşa olacak ama düzenli. Semerkand’dan sonra uğradığımız kitapçıda öyle muhabbetler gelişti ki. Bekir, şiir bölümüne geçtiğimizde güzel şiirler okudu, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Tanpınar, Peyami Safa, Hayyam derken kendimizi bir anda ATSIZ bölümünde bulduk. Öyle bir güldük ki Sâki olsaydı üzerine ATSIZ atacaktık. RAH-ATSIZ. (yersen) –Yapma kardeşim.

Tevafuk bu ya, Bekir’le Mustafa Kutlu’nun olduğu bölümde durduk biraz, o bana “Uzun Hikâye” aldı buradan. Beyhude Ömrüm’ün son cümlesine vurulmuşumdur hep ben. Sonra dolaşırken Mahmut Erol Kılıç Hoca’nın kitaplarının yer aldığı bölümde biraz ayak üstü mütalaa yaptık, sonra Bekir’le sabah ibn Arabi üzerine fikir teatisinde bulunduğumuz aklıma düştü bir anda, “Fususu’l-Hikem” aldım ben de ona. Sufi Kitap’a inandığımdan. Bir de o kadar kitap arasında bunu neden elime alıp Bekir’e vermek istedim bilemedim, içimden, kalbimden bu geçmişti. Hikmete sual sormadım.

Bir adamla tanıştırdı Bekir beni. O adamı dinlemeye başladım. Yüzünde, kalbi vardı, yansıyordu, benden büyüktü. Bir meclisten bahsetti o adam, bu mecliste olanlar kadar bu mecliste bulunmayıp da meclise dost olanlar da bu daire içindedir derler Allahualem, dedi. Ben belki de bu meclise bir dost idim, emin değilim ve henüz bilmiyorum.

Bekir’le muhtelif diğer konuşmalarımız oldu. Bekir’e konuşurken, uzun bir süre konuştum, başını öne düşürmüştü. Sırayla ve ardıllı konuşmalar. Bekir de güzel konuşuyordu, ona baktıkça, onu dinledikçe bildim ki biz hiçbir zaman ayrı değildik. Zahiren uzun zamandan sonra görüşmüş, Batinen her daim iç içeydik şükür. Bu bir şükürdü. Kimi anlarda öyle ketumlaştım ki Bekir bunu fark etti mi emin değilim, ben anlatmakta zorlandığım işaretleri, hakikatleri mühürlemiştim içimde. Tılsımlar vardı. Evet, Tılsımlar. O sabahtan o geceye değin. Bir tılsımın anlamını idrak etmeye çalıştıkça başka bir gösterge çıkıyordu önüme, tahsil ettiğim ilim bile bunu açıklamak da yetersiz kalıyordu. Farkındalığımız böyle anlarda verimsiz. Bizim üstümüzde olan şeyler.

Faideye ve berekete inanmıştım. Bekir’in bunun neresinde yer aldığı mühim değil ya da benim, Sâki’nin. Dediğim gibi: Kurnazlıklarımız hep boşuna. Bizler beddualı insanlarız. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Bütün insanlar, bütün nesneler, bütün göstergeler bize düşman. Bizimle ilgileniyorlar ve bizi baştan çıkarmak, hainlik etmek için yarışıyorlar. Bizi adamakıllı suçlamak için büyük bir suç işlememizi istiyorlar, bekliyorlar. Her şeyin gün ışığına çıkmasına doğru güvenle ilerlememizi engellemek için çukurları var. Hakkımızda hiçbir şey bulamadılar ama bulmak için yanıp tutuştular.

Güzelleri severiz, onların gazellerini de. Gazeller düşer kalpten. Hakikat, kalpleri filizlendirir. Bilirsin ki artık kalp başka bir çare istemiyor. Şehirlerde dostlar var. Meclisleri kurulu. Seyir var, uzaklık da yakınlık da. Bir hiç. Plastik böcekler ve kurşungeçirmez yelekler. Güneş ayna ile yansır bu kainata. Aynalara bakar, avunuruz biz. Bir Sâki çıkar öyle bir gecede:

Sana Allah’ı anlatanların kapısına baş vur. Her gün bin kez de ezilse o baş; yine o mecliste dur. Nefsin oklarına tek kalkan odur. Sen ve seni sana unutturup O’na hafızalandıranlardır. Gönlümüz bir iken mekanı ve zamanı hiç ederiz. Dostluk sıcakken, kutup güneş yağdırır bizlere. Allah ellerimizi birbirimizde nasırlasın.

Pavlov’un Köpekleri

Birbirimizi görmeyeli uzun zaman olmuştu. O aramıştı. İzmir’deydim ve görüşecektik. Lozan’a gittim, oradan Montrö’ye bir serseri gibi gezdim. Marksizm, belki de biraz Göstergelerden konuşacaktık, sinema. Umarsız bir şekilde kitap fuarının olduğu yere geçtim. İlk olarak sahafların bölümüne ilerledim. Osmanlıca yazma eserlerin yer aldığı stantlara baktım, çok güzeldi her şey. Eksik olan oydu. Eserlere göz atarken girişe doğru göz attım. Gelmişti. Takım elbiseliydi, elinde bir çanta vardı. O kalabalıkta onu fark etmiştim, ama o beni fark etmedi ilk başta. Elimi kaldırınca tebessüm etti, bana doğru yaklaştı. Karmaşanın içinde, bu fuarda birbirimizi bulmuştuk. Etrafımızda kitaplar uçuşuyordu, ama bu benim umurumda değildi. Benim için önemli olan onu görüyor olmamdı, muhabbetiydi. Bir zamanlar lisede bana felsefe dersleri veren, artık benim arkadaşımdı. Biz öğretmen, öğrenci değil, artık arkadaştık. Arkadaştık, çünkü ruhlarımızı birbirimize açmıştık, gayet rahat davranıyorduk. Benim için müfettiş oluşu çok önemli değil, kalbi. Stantlar arasında dolaşmaya başladık. Dergah’a geçince Kutlu, Tanpınar silsilesi karşısında dinlendirici yan okumalar kısmını başarıyla tamamladık. Ötüken’e doğru ilerleyince yüzümü düşürdüğümü görmüş olmalı ki “insan’a mı, işbankası, yapıkredi, kırmızıkedi, agora” deyince “gidelim” diyebildim sadece. Hem dolaşıyor, kitap alıyor, hem de muhabbet ediyorduk.

Sıkıntılıydı. Sıkıntısını az çok biliyordum. Louis Althusser’in bizim gündemimizin ilk sırasına nasıl da yerleştiğini bildik bugün, bildik çünkü bizi birbirimizden başka anlayan da pek yoktu. Lacan, Deleuze, Derrida, Kierkegaard yahut Camus’nun Defterleri bir satır arasıydı. Camus’nün yine de bir hatrı vardı. O da Sartre’dan ziyade Camus’yü daha çok seviyordu, benim gibi. Sisifos Söyleni. Bildiğimizden ceza çekiyoruz, değil mi? Ama benim için, Veba ve Doğrular bilhassa. “marksist düşünceye yakın bir bakışın, niçevâri bir anlayışın var ama” “bilmiyorum” ona ontolojik bir soru sordum, tekvindi bu. Ama o tevhid diye karşılık verince vazgeçtim. Hz. Ebubekir’in söylediği sözlerden söyledi. Çok üstelemedim. Söylesem bir kanıt sunacaktı, biliyordum. Ama buna gerek yoktu, hatta bunca kitap ya da bilgiye de gerek yoktu. Bilen üstündü ama bu üstünlüğün bizim gibi cahillerin, bu ehl-i dünyanın arasında pek bir hükmü yok. Bu sefer gerçekten karşımda evvelde inancı yıkılmış adamın izdüşümü vardı, tutunuyordu, ona inanmıştı. Hayatında inançsızlık nedir hiç bilmeyenler bunun nasıl bir duygu yoğunluğu olduğunu pek bilemezler. “Yaratıcı var, siz özgür değilsiniz; Yaratıcı yok, siz özgürsünüz. Özgür olduğunuzu düşünmüyorum” “Ahlakı ortadan kaldırıyorsun o zaman sen de.” “A, yaratıcı varsa yokluğu, neden yoktur sorusunu arıyorsa; B yine, yaratıcı yoksa varlığı, neden vardır sorusunu arıyordur. Açılabilir bu. Kainatta dikotomik olmayan? Bu durum?” Güldü:

Görmüyor musun? Benim hayatım bu. Hâlâ ardımda bıraktığım izler bunlar. Bana okuyor musun diye sorma lütfen. Okuyamıyorum, gerçekten okuyamıyorum. Ne olduysa benim inancımı, her şeyimi götürdü. Tutunuyorum. Sarılmak zorundayım, toparlanmaya çalışıyorum ama. Çok yoruldum, zihnim yoruluyor. Keşke senle daha önce karşılaşsaydık, o zaman birbirimizi kurtarabilirdik. Benim düşmanlarım çok. Her yerde izlerimi sürüyorlar, bir meclisim yok. Ama sen varsın, seninle konuşmayı seviyorum, çünkü beni rahatlatıyorsun, seninle arkadaş olmamız güzel. Herkesle böyle şeyleri konuşamıyorum. Burada eşime ve çocuğuma kitap aldım.

Benim, bizzat kendimin bir önemi yok. Ben önemsizim, hatta ben bir hiçim. Ben sizi seviyorsam, siz de beni sevdiğiniz içindir, hak için. Ama siz, gerçekten benden daha ağır yollardan geçtiniz, geçiyorsunuz, aynı yollardan geçtiğimiz için yan yanayız belki, benim için şu takım elbisenizin, müfettişliğinizin zerre hükmü yok. Kalbi ve vicdani süreçleriniz var sadece. Ama bunun da üstesinden gelmenin yolları var. Bunu size ben söyleyemem. Bunu insan kendi bulur, ya da buldurulur. Ben bir şey bilmiyorum.

Durgunsun gibi geldi bana, bir şey mi düşünüyorsun, ben mi yanıldım bilmem ama belki bahardandır. Çok durulmuşsun, ya da algıların değişmiştir. Ama bugün gördüğüm hâliyle sen çok başkasın. Böyle değildin. Kabz gibi. İçine dönüyorsun.

Bilmiyorum, düşünmedim. Düşünmüyorum. Bilseydim bunun farkındalığı ben de oluşmazdı. Ama sanmam öyle olsun. Şu insanlara baksanıza, böyle bir dünyaya nasıl tamah edilebilir ki? Söylesenize, benim cahilliğimin bu insanların nazarında bir önemi var mı? Hayır, yok. Alimlerin kapısında hizmetçi olunca her şey. Bir bilen varsa, çok bilene de gerek yok kanımca. Bir bilir hakkı, geri bilmesin. Velev ki ben ehl-i cahilim, varsın öyle olsun. Varlığım değişmedi. Bu yüzyılda değil de iki-üç yüzyıl önce yaşamayı isterdim. Ama şuanda bu böyle, olması gerektiği için. İnsanın okuduğu kitaplar, çizdiği yazılar, eşi dostu meclisindekiler kalbini soğutursa dünyadan o vakit güzelleşir her şey, fakirlikte tevazu var.

bu derece umursamamazlık…

İnsan neyi umursamayı bilince, gerisi kolaylaşıyor. İnsanları umursuyorum ve umursamıyorum, çünkü gözlerime inanmıyorum. İnsanlar, onları umursadığımı düşündüklerinde kibriyaya bürünüyorlarsa gerçekten umursamıyorum. Kıskanmıyorum da kimseyi. Başkası için yaşayanların sonunu hiç merak etmedim; başkaları için yaşayanlar, okuyup yazanlar kendi içlerinde ne kadar aciz ve basit olduklarını biliyorlar, bütün dünya bir araya gelse de kendi kendine verdiği zarardan daha fazlasını veremiyor. Çünkü ne kadar zayıf ve güçsüz olduklarını benim kalbimde değil, kendi kalplerinde mühürlüyorlar. Bu bir mimesis aynı zamanda. O yüzden benim ne söylediğimin pek bir önemi yok. Size dönelim, vicdanınız var. onları kâle almamayı öğrenmelisiniz, özür dileyerek bunları size haddim olmayarak söylüyorum, ama insanlar değişmiyor. Ben insanların değişebileceğine inanırdım ama geneli için diyemem de, durum bu, değişmediler. Bu dünya, insanı baştan çıkaracak derecede güzel tasarlanmış. İnsanları durup izlemek sizi dinlendirir, tefekkür ettirir. kabz’a böyle bakabiliriz. Göstergebilim’de Hıristiyan Görüşü vardır, işte nedir, yaratılan her şey sonludur, doğa/eşya/insan yaratılmıştır ve bu doğa/eşya/insan bir gün yok olacaktır.

Pavlov’un köpekleri…

Koşullandırılmış bir şey değil bunlar, içerden yükselir. Değil mi bir köpeğe koşullama yapıyorsunuz, o ona alışıyor. Sonra ondan o koşullanmayı istiyorsunuz, size gerçekleştiriyor. Ama insanlar, bir şey istiyorsunuz, öğretiyorsunuz, ama bakıyorsunuz ki yine kendi işine sürüklenmiş, o ezberi bile veremiyor.

Yunan filozoflar böyle arkadaş grupları yapardı. Gerçekten de öyle, belirli bir sayı olacak insanın etrafında. Çok olmayacak ama o da. O dairede yoğrulacaksın. Onlarla hakikatlerini tartışacaksın, konuşacaksın.

Size demiştim hani, vapurdan atlayalım mı diye, atlayamam demiştiniz. Benimle atlayacak arkadaşlarım var. İşin esprisi bir kenara da, neyi kimle yaptığımız mühim. Ben kimim/ben neyim sorunuzun cevabı bu gibi anlarda netleştiği aşikar.

Tüm bunların ardından aklıma düşen;

Kurnazlıklarımız hep boşuna. Bizler beddualı insanlarız. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Bütün insanlar, bütün nesneler, bütün göstergeler bize düşman. Bizimle ilgileniyorlar ve bizi baştan çıkarmak, hainlik etmek için yarışıyorlar. Bizi adamakıllı suçlamak için büyük bir suç işlememizi istiyorlar, bekliyorlar. Her şeyin gün ışığına çıkmasına doğru güvenle ilerlememizi engellemek için çukurları var. Hakkımızda hiçbir şey bulamadılar ama bulmak için yanıp tutuştular.
__

Yazı uzatılabilirdi, muhtelif diğer olayları ve konuşmaları eklemeyi uygun görmedim. Anlamın hiçbir zaman mutlak bir bütünlüğe, netliğe, tamamlanmaya tabi olmadığını düşündüğümden mütevellit yazı bilerek eksiltildi. Anlam, her zaman eksiktir. Okuduysanız, ki yine merak ile okudunuz, dağılabilirsiniz. Hiç gerek yoktu gerçekten. Teşekkürler.

God Is an Astronaut - Remembrance Day

Bugün Bekir Arslan'ın doğum günü. Güzel bir gün. Onun için neler demeliyiz ya da onun için hangi kütüphanelere sığınmalıyız, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da Bekir'in kalbi. Geçen yıl bu zamanlar askerdeydim. Askerdeyken Bekir bana İstanbul'dan kargoyla kitap göndermişti. Hatta Talha ile görüşmemizi sağlamıştı. Bu vakitler geçti ama yüzlerde ve kalplerde kalan bir tebessüm.

Bu şarkının bendeki tevili oldukça güçlü. 02:45’ten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bu şarkı kainata ve hakikata bir nazardır. İşbu hakikat dairesinde de meclisimize düşen kalplere sarıldığımızda da güzelliklere gidebiliriz. Bekir güzeldir, biz güzelleri severiz. Doğum günleri değil de bizleri birlikteyken naif kılan manevi iklim çatısında oturuyor ve ayaklarımızı boşlukta sallıyor oluşumuzdur. Tekrardan, Bereketli ve marifetli ömürler dilerim sevgili dostum.

Bekir Arslan, 06 Şubat 2013, Ekşi Sözlük:

bekir arslan, bizim eski zamanlarımızda o sepyalı imajıyla, monolitik günlerimizi birer sanata dönüştüren bir adam. sadece bu değil, bir maraşlı olmasının dışında nevi şahsına münhasır sözleriyle, tasarımcı kuvvetiyle arz-ı endam ettiği günleri hâlâ özlüyor ve seviyoruz. gizil, daha doğrusu ikinci dereceden iki bilinmeyenli bir denklem gibi sözcük dağarcığı yekpare kutsal, yekpare kültürel. ona matufmuş gibi duran sözcükler etkileşimden titremeye başlıyor, ortaya rüyaya bezenmiş motifler çıkıyor. nesnelerle oynamayı sevdiği gibi nesnelerin bizzat kendisine de hükümler verip onları ctrl+shift+esc ile paneline alıyor, özümsüyor ve lüzumsuzlarını tek bir hamlede kaldırıyor. insan hayatı da bu çerçeve/panel gibi. bekir arslan’ın hayatı çiçek bahçelerinde filizlenmiş. nefasetini sakladığı gibi taam üzerine yaptığı çeşitli deneyler kulaklarımıza kadar geliyor. evinde, kütüphanesinde delicious/security üzerine tezler üretiyormuş, kaliteli müzikler dinliyormuş, güzelleri seviyormuş güzel oldukları için. gazellerini dinleseydik yanında ya da kitabe olmuş zihindekilerini.

kelimelerle ya da cümlelerle anlatılacak birisi olmamasının dışında, yaşadığımız çağın tersinde kendi odasına çekilen ve ağzındaki taşlarla diline acılar verip susmayı bir marifet hâline getirebiliyor. içindeki inancın boyutunu bir kuyuda muhafaza ediyor. bu öyle derin bir kuyu ki bunu sadece bazıları görebiliyor. genelin tersine simetrisinde dikotomik dediğimiz şeyi bir toza sürüklüyor. o artık bizim eski zamanlarımızın tahayyülünde yer almış hatta başrol oynamış modellerin üstünü çiziyor. onun inandığıyla benim inandığım arasında bir uçurum var. ama bir kez gördüm ben onu, uçurum ucunda bekliyordu. inanmıştım, ondan gittim yanına. inanmasaydım, gitmezdim. hiç konuşmuyordu. susması, en çok konuşmaktı. eğer bir gün inanmadığım için gidersem, o inandığı için orada kalacak biliyorum. bundan dolayı kızmayacağım da. inandığımız şeyler farklı, doğrularımız belki de her şeyimiz, emin değilim. ama bu bir kaide değil. inanmamak derken farklı ve ucu açık şeyleri kast ediyorum burada. o benim inanmadığım kadar inanmış biri. gösteriş dilinin cambazlığı değil yazılanlar, birer yaşanmışlık. kitaplarımızı yazmasına yazıyoruz ama iş ‘ben’ boyutuna gelince altına imzamızı atmaktan da geri durmuyoruz. ben, burada değilim. siz neredesiniz, bilmiyorum.

tasarımları dışındaki adanmışlığı bir fevkalade nazara meyyal. cümleleri, sözleri, eleştirileri, belagatı halisane ve samimiyet dolu bir kalbi işaret ediyor. ona karşı eleştirilerimizde yapıcı/yıkıcı olduğumuz dönemlerde oldu. kendi de bilir, sâki de, diğerleri de. ama yine suskunluk çöktü. biz o sükuneti istedik, hepimiz. zaman her birimizi büyüttü, dilimizi mühürledi, yüzümüzü utandırdı. asil olansa hep orada duruyordu: hakikat.

bazen konuşmak istiyor, yazmak istiyor ama içine atıyor, susuyor. bir sonraki andaysa saklıyor, isterse unutuyor her şeyi. sâki ile gelen bir güzelliktir bu, değilse bile payı vardır en azından. buna eminim. yalnız kalmak zordur. teslimiyet ister. bekir arslan, çağın içinde bir mazbut, suyunda, ömrü belki bu suda geçecek. ne olacak, hiçbirimiz bilemeyiz. biz o suya ayaklarımızı sokar mıyız, o hassasiyete sahip olduğumuz gün gelir mi bundan hiç emin olmadım hiçbir zaman. sofestai değiliz, feylesof da. belki her birimiz için gizli yerlerde, gizli vakitlerde dua ediyordur, tılsımlı cümleler biriktiriyordur. tılsımlar. bir insan kendine ve sevdiklerine her zaman dürüst olmalı. içinden, kalbinden, vicdanından geldiği gibi… gelmediği vakit nice harf, nice söz, nice kitap boşunadır her hakkı mahfuz olsa da.

yazılanlar ne kadar durur bilmiyorum, belki yazının kendi durur, müellifi gider. her şey kaybolur belki, bu harfler de dahil. önemli değil. ama insanda iki şey hiç kaybolmaz: kalp ve vicdan. hatırına düşer insanın bir kelime, söz, cümle, fotoğraf. biz bekir arslan’ın nice kaybolmuş ya da bir şekilde yitmiş sözlerini, cümlelerini gördük ki ilk günki gibi hafızamızda yer ediyor, sevgi/hüzün/hâl dilimiz genişliyor. maraş tahta arabaları, trendeki adamlar, güller ve dikenleri, kuşlar, kaybettiği hastalar, ölümler, depremler, her şey ama her şey. tasvir edilemeyecek derecede bir umman var karşımızda. o bizden önce girdi bu sulara. bir hyperballad olsaydı hâllerimizi o anlatabilirdi ya da onun kendi gerçekliğine bile gerek yok. sessizlik de tek başına güzeldir.

benim için bekir arslan salt duruşuyla değil, kendi gerçekliğiyle bile ayakta durabiliyor. bazen çünkü kişinin kendine gerek kalmaz. bir şeyler olur, bir şeyler sessizce fısıldanır kalbe, gözlere. o gözler artık başka görür, perdeler genişler, denizler çarşafa dolanıp mürekkepleşir, dağlar-tepeler yeşerir. insan, insanda mükemmeli görebilir, kendi aslında bile. bu iki yönlüdür. seçme şansımız kimi zaman vardır, kimi zaman yoktur. bekir arslan, küçük şehirlerin büyüklerine gitmiş, büyüklerin içinde zerreleri, çekirdekleri avuç içine toplamayı başarabilmiş. gölgesi ondan önce geliyor. büyüyor, büyüyor, küçülüyor, küçülüyor ama nefesini hiç bırakmıyor. insan ne kadar da umut sahibi. ama bunun ardılları var. o da kişinin içinden suretine yansıyan bir ayna gibi. aynalar. bizim aynalarımız kırık. ellerimiz kana bulanmış birleştireceğiz diye. aksimizin izdüşümü yitmiş, çayırlarımız yanmış bizim. küller var artık.

karanlık adamların çağında yaşıyoruz, yüreğimize sokulamadılar. sadece başka her yerdeler. sakil bakışları var, tuzakları ve modern salyaları. ağılı sinekler havada uçuşuyor, ücrada bir yerde bedenim.

Teşekkürler.